Yarışmalarımız Sonuçlandı

Yarışmalarımız Sonuçlandı

  • 2016-05-19
  • 595

KONYALILAR DERNEğİ “BAYRAM CAMCI KOMPOZİSYON YARIşMASI”NDA ve İSTANBUL KONYALILAR VAKFI “HASAN ESKİL ÖYKÜ YARIşMASI”NDA DERECEYE GİREN ESERLER:

(YARIşMA SONUÇLARI 19 MAYIS 2016 TARİHİNDE DERNEğİN VE VAKFIN MÜşTEREK SİTESİ www.konyader.com ADRESİNDEN VE SOSYAL MEDYA HESAPLARINDAN DUYURULMUşTUR.) 

 

 

 

 

KOMPOZİSYON BİRİNCİ

 

AKARSU GİBİ HAYATLAR

Hayat saliseleri, saniyeleri, dakikaları, hızlı hızlı; alelade; aceleci alıp götüren bir akarsu gibi. Kaynağından doğduğu an bembeyaz, duru, tertemiz, masum; bazısı çok kıvrımlı eğimsiz yollara esir; bazısı az kıvrımlı eğimsiz yollarda; bazısıysa kıvrımsız eğimli dar yollardan geçe geçe yorulup eğimini hiçe saymış; durup dinlenmeye akıp giden zamanı sonrasında vakit bulabilmiş. Eğimsiz olanlar ufak toprak parçaları topluyor geçtiği yollardan, eğimli olanlar koca koca çakıllar katıyor içlerine, sonra yavaşlayıp içlerinde biriktiriyorlar topladıklarını; kıvrımlı olan değişik yollara sapmasının ardından yavaşlıyor, kıvrımsız olan hızlı olma uğruna farklı toprak parçalarına uğramaktan vazgeçiyor; hepsinin ortak özelliğiyse küçük ya da büyük, az ya da çok geçtiği yollardan bir şey katmaları kendilerine. Birbirinden tamamen farklı olan iki akarsu karşılaşıyor, o zamana kadar biriktirdikleri birbirine karışıyor; bu iki akarsu birbiri içinde akıyor, koskoca bir su kütlesine dönüşüp iniyor dağların arasından. İkisi birleşip kocaman bir nehir olunca, daha güçlü ve daha görkemli bir akarsu çıkıyor ortaya; içinde beslenen canlılar artıyor, çevrelerine daha çok hayat veriyorlar.  Eğimli akarsu eğimsiz olana, “Sen çok yavaşsın, ben seninle akmam” deseydi oluşabilir miydi bu güzellik?

İşte ben, kendi ideallerim için yolları tırmanırken tıpkı bu farklı sularla karşılaşan akarsu gibi bakıyorum insanların yüzüne, yüzlerindeki çizgilere, gözlerine ve gözlerindeki yaşanmışlıklara, kırgınlıklara, kızgınlıklara, mutluluklara, çabalara, en önemlisi umutlara, amaçları için çalışmalarına, koşuşturmalarına.

Minibüse ayağını kaldıramayan yaşlı teyzemi görüyorum önce, elinden tutup çekiyorum yavaşça; gülümsüyor yaşanmışlıkların ona kattığı tatlı bir yorgunlukla. Hafif çekingen bir tavırla uzatıyor parasını kendisini beklettiği için şoför ağabeye. O da, “Al teyzem paranın üstü” dedi mi rahatlamışçasına bir iç çekiyor, hepimizin yıllar sonra geleceği o durumunu anlayışla karşıladık diye minnet eden gözlerle bakıyor gözlerimize.

Merdivenleri koşuşturarak çıkmak nefes nefese bırakmışken beni, elinde birkaç kağıtla bir kız yaklaşıyor yanıma: “Bir dakikanızı alabilir miyim?” Hemen hemen benim yaşlarımda, ailesinden okurken para almamak için bu işi yapıyordur ya da annesi, babası, kardeşi hasta olabilir ve bunun gibi yüzlerce ihtimal geliyor insanın aklına. Tek gelmeyense sabahtan akşama kadar onlarca kişi tarafından terslenmesine rağmen “Bir dakikanızı alabilir miyim?” diye sormayı yalnızca keyif almak için yaptığı. Onunla durup konuşmam sadece iki dakika. “Allah razı olsun” diyor; “Sayımı tamamladım, bari bugün rahat olurum.” İki dakika kaybetmem, ona iki saat, bana karşımdakine verdiğim mutluluğun hazzını kazandırıyor.

Sonunda binebilmişken metrobüse, hemen çıkarıyorum kitabımı; yarım saat boşa geçirilecek zaman değil diye geçiriyorum içimden. O sırada bir bebek ağlamaya başlıyor. Belki annesi kucağında yavaş yavaş sallarken, bebeğin onu anlamayacağını bildiği halde, “Bebeğim bak abileri ablaları rahatsız ediyorsun, çok ayıp” diyerek saygı gösterdiğini belli etmese, “Yeter be” diye çıkışacak birileri. Kitabımı kapatıp olanları izlediğimde ellilerinde bir amcanın bebeğe oyunlar yapıp güldürdüğünü; saygının hoşgörüyü beraberinde getirdiğini görüyorum.

Sıra, adreslerin sorulduğu, dil bilinmediği takdirde yanıtlanmak için tatlı-komik jest ve mimiklere başvurulduğu toplu taşıma aracımızda, tramvayda! Müslüman Arap da burada, başka dinden Avrupalı da, inanmayanı da! O kültür de bu kültür de! Göreneklerin farklı olduğu kesimlerden gelen insanlar, aynı yerleri gezip görmek için aynı havayı soluyor; ortak payda oluşturuyor farkında olmadan. Nasıl başörtülü bir kız mini etek giyen diğer kıza gözlerini dikmiyorsa, mini etekli kız da başörtüsünden ötürü eleştirel gözlerle bakmıyor diğerine. Birbirlerine tebessüm ettikleri an ikisi de kazanıyor, farklı olmanın koyduğu mesafeler eriyip kayboluyor.

İşini yapan güvenlikçiye her gün okula girerken çantamı çıkarttırdığı, üstümü aradığı için kızmadığım gibi o da benim öğrenci kartımı evde unutuşumu, beni tanıdığı için, “Önemli değil, geçebilirsin” diyerek sineye çekiyor. Beni tanımasının nedeniyse okula her girişimde, “Günaydın, kolay gelsin” dedikten sonra gülümsemem; sadece on saniye.

Hoşgörünün merkezine geliyoruz, Türkiye’nin dört bir yanından öğrenci barındıran çok kişilik sınıflara. Doğulu arkadaşım şivesinden çekinerek kısık sesle konuşurken, Egeli arkadaşım yüksek sesle “Ben İzmirliyim” diyorsa bu benim ayıbım diyerek gidip oturuyorum Doğulu arkadaşımın yanına. “Ya…” diyorum, “Sizin oralarda herkesin sesi güzelmiş doğru mu?” Utana sıkıla ufak ufak mırıldanıyor. İnsanların ona hayranlıkla baktığını fark ediyor. Seviniyor ayıplanmadım şivemden diye. Ne ayıplanması be kardeşim, doğallığına ‘gurban’!

“Konyalı var mı?” diye bağırıyorum, “Yok” diyor bir ses, “Gonyalı” var. “Gelirken etliekmek getiriver de görelim Gonyalılığını” diyorum,

Gayserili bir arkadaşım; “Pastırma da ister misin?” diye sesleniyor. Hayatında pastırmayı ağzına sürmemiş İstanbullu kız iğrenerek değil de, “Nasıldır acaba?” diyerek bakıyor yüzümüze.

Hoca sınıfa giriyor girmesine de, ilk günden başlatıveriyor tartışmayı. Politikasından dinine kadar konuyla ilgili her şey farklı açılardan irdeleniyor. Tam “Hoşgörü arkadaşım, hoşgörü! Irkı, dini, düşüncesi ne olursa olsun karşındakine saygı! Önce dinlemek, sonra anlamak, sonra konuşmak!” derken konuşulanlardan zerre anlamadığını gördüklerim çıkıyor yavaş yavaş sınıftan. Farkında değiller, kendi düşüncelerinin de hatalı yönlerini görmenin ya da anlatılanlara rağmen haklı buldukları kendilerini savunmanın tek yolunun önce yanlış bulduğunu dinlemek olduğunun, zira karşısındakinin düşüncesini dinlemeyip anlamayan insan nasıl çürütür ki onu? Nasıl anlatacağız bunu? Nasıl anlatacağız yüksek sesle konuşmanın değil de önce karşındakini dinlemenin kendini dinletme aracı olduğunu? Nasıl mı anlatacağız? “Git bir daha da gelme” diyen bir hocanın yerine, “İyi eğlenceler, yine beklerim” diyen bir hocaya ve bir dahaki dersinde ön sıralarda oturan o dersten çıkan arkadaşıma bakarak görüyorum, hoşgörüsüze bile hoşgörüyle hoşgörünün anlatılacağını.

En önemlisiyse, en yorgun olduğumuz zamanlar. İşte o zaman, karşındakine hoşgörü göstermek için beş kat daha fazla direnmen gerekiyor. Tıpkı mutluluğa ulaşmak için geçtiğin zorlu yollar gibi bir direnç bu. Buz gibi soğukta, başından ayaklarına kadar ağrıyan bedeninle yürürken üstünde montu olmayan küçük bir çocuk sana “Tartıyım mı abla?” diyor. Önce kendi üstündeki monta rağmen titreyen vücuduna, sonra onun o cılız bedenine bakıp utanıyorsun. Elinden tutup karnını sıcacık yemekle doyurup üstüne onu üşütmeyecek bir şeyler aldığında, değil her gün böyle, “Bugününü kurtarsam n’olur?” diye düşündüğün, hatta “Bıktım bunlardan, her köşe başında!” dediğin an kaybediyorsun. Onun bir gününü bile kurtardığında, şu hayattaki en değerli şeyi, sana sevgiyle bakan bir çift gözü görüyorsun. O her akşam “Tartıyım mı abla?” dediğinde artık gözlerin dolmuyor, gülümseyen gözlerini görüp “Bu kadarı bile seni mutlu ederken bu insanlar nasıl mutsuz olmayı başarıyor?” diye geçiriyorsun içinden. O bir çift göz senin tüm yorgunluğunu alıyor.

En temiz kıyafetlerinle bir çöpün yanından geçerken sen burnunu tutup iğrenerek baktığında çöpten kağıt toplayan insanın ne hissettiğini düşünmeden oradan geçip gidiyorsun, oysa o bunlara o kadar alışmış ki, yine de “Çok şükür!” diyor ellerini açıp Allah’a. Buz gibi betonun üstünde yapıyor ibadetini, onu öyle gördükten sonra fark ediyorsun iğrenilecek olanın ondan gelen çöp kokusu olmadığını, kendi insanlığın olduğunu.

Bilmiyorsun ki senin en ufak hareketin karşındakinin canını acıtıyor. Bu dünyada yaşattığı şeyi yaşamadan kimsenin gitmeyeceğini unutarak davranıyorsun. Bundandır ki aynaya baktığında içindeki güzelliği değil, dış güzelliğini görüp beğeniyorsun. Oysa içine bakabilsen kendinin, ne boyaya ne zayıflamaya ne estetiğe gerek kalacak. Tüm bunlara harcadığın zamanın onda birini harcayarak mutlu edeceksin insanları, insanların mutluluğunu gördükçe kendini.

Hepimiz birer akarsuyuz kardeşim, farklı özelliklerimiz var; belki tamamen farklıyız. Fakat hayatı erdemli kılmak için ikimizin de birbirine ihtiyacı var. Gencin yaşlıya, zayıfın şişmana, güçlünün güçsüze, siyahın beyaza! Birbirimizi tamamladıkça, birbirimize alışmaya başladıkça ve birbirimizi sevdikçe yaratacağız kendi mutlu dünyamızı. Zira herkes bizim koşullarımızda, ne yaşayacağını seçerek gelmiyor dünyaya.

ECEM KARGIN

(İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ/HUKUK)

 

 

KOMPOZİSYON İKİNCİ

 

ALTIN BİLET

Dile gelir de konuşursa kelimeler, mayasını Mevlana’nın yoğurduğu topraklardan kopup aşkın yurduna gelen bu genç, gözlerin kamaştığı ışığın içinde kaybolmaya yüz tutmuş bir avuç değerden bahsedecek…

Tarihimin insanları, tıpkı toprağı besleyen su misali, sevgi ve saygıdan beslenmiş de gelmiştir bugünlere. Benim tarihim bilmiştir ki; almak değil, vermektir hoşgörü. Yok oluş değil, yeniden var oluştur hoşgörü. Suskunluk değil, haykırıştır o. Belki bir teslimiyet ya da yeniden doğuş… Hoşgörü bir çiçektir. Bir soldu mu açması zordur artık. Koku vermez gönüllere, renk vermez artık yaşlı gözlere. Hoşgörü saygılı olmaktır. Saygı ise artık kullanmayı unutageldiğimiz bir kültür. Tarihimin kokusunu çektiğimde içime, damarlarımda dolanan tükenmeye ramak kalmış o hoşgörüyü hatırlıyorum hayal meyal.

Yirmi bir yaşında bir delikanlı hayal ediyorum zihnimin ırmaklarında. Yüzyıllardır yapılamaz denileni yapan ve alınamaz sanılan şehri alarak övgülere mazhar olan bir Genç Sultan, Fatih Sultan Mehmet Han. Umulanın aksine büyük bir hoşgörü içinde gayrimüslim halkı inanç ve yaşamlarında serbest bırakarak, onlara büyük bir hoşgörüyle yaklaşmış, onların gönül dünyalarına dokunabilmeyi başarmış. İşte âriflik budur.  Hoşgörü Fatih’tir. Engin yüreğinde gizlenen hoşgörüyü, küllenen közü alevlendirircesine tekrar insanlığın kalbine koyuveren Mevlana ve çağdaşı şems’tir, hoşgörü.

            Bir adamcağız kötü yoldan kazandığı para ile bir inek almıştır. Daha sonra, yaptıklarından pişman olmuş ve en azından iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak istemiş. Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatmış ve Hacı Bektaş Veli helal olmadığı gerekçesiyle kurbanı geri çevirmiş. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gitmiş ve aynı durumu Mevlana'ya anlatmış. Mevlana ise bu hediyeyi kabul etmiş. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmediğini söylemiş ve Mevlana'ya bunun sebebini sormuş. Mevlana şöyle demiş: “Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.” Adam bu cevap üzerine Hacı Bektaş Dergâhı’na gitmiş. Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sormuş. Hacı Bektaş da şöyle cevap vermiş: “Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı hediyen kabul olunmuştur.”

Temelinde hoşgörü olan bu hikâye gibi, benim okyanuslar kadar büyük gönül sahibi Mevlana’m zamanında merkeze insanı almış, sevginin şekillendirdiği hoşgörüsü ile çıkmış bu yola. Hoşgörüde deniz gibi olmayı öğütlemiş. Ama sağ el sol eli hor görmüş zamanla. Birbirlerinin iki kelamına tahammülü kalmayan insanlar, gönül mutfaklarında tatsız ikramlarla vakit geçirerek yapmacık bir düzenin parçası olmuşlardır. Hoşgörünün yokluğu sonucu yoksul kalınmış; farklı düşüncelere, farklı hislere karşı sağır olunmuştur. Hoşgörüsüyle dünyaya örnek olan ataların, hoş göremeyen çocuklarının iniltileri insanlığa  bir leke olmuştur. Bugün insanlar özündeki sevgiye, barışa, huzura hasret hale gelmiştir. Gün geçtikçe daha da büyüyen bu hasret tohumları, onları sulayan bahçıvanından bir çare istemektedir. Çare ise, daha önce kaybedilmiş olup tekrar kazanılması gereken o bilinçte mi gizlidir acaba?

            İnsan sevme ve sevilme ihtiyacı içinde doğar. Aile içindeki ilişkiler ise bu ihtiyacın temelini oluşturur. Ailenin devamlılığı için şart olan iki temel yapıtaşı ise saygı ve hoşgörüdür. Ailede sevginin sürekliliği, yüreklerde saygı ve hoşgörünün birlikte var olmasına bağlıdır. Çocuklarına paylaşma duygusunu, hoş görmeyi öğretemeyen anne baba; o minicik kalplerde yeşermek için bekleyen sevgiyi, aşkı, dostluğu bir daha çiçek açamayacak şekilde kökünden koparmıştır. Çıkmaz sokaklar içinde kaybolup yolunu bulamayan biçare aşk, kalplerin kulaklarını sağır gözlerini kör etmiştir adeta. Hisleri en aza indirerek çocuklarından çaldıkları değerleri tekrar yerine koyamayan aile üyeleri, sorunu dışarıda aramakta olup, yaptıkları ve yapacakları arasında kaybolmuştur. Oysa bilseler ki çocuklarının yüreklerine dokunamadıkları için bu haldelerdir.

Gelecek adına bir şeyler değiştirmek mi istiyorsunuz? Akşam eve geldiğinizde ailenize bir kucak sevgi sunun; saygı ve hoşgörü üzerine kurulan bir yuvanın dünyanın en başarılı sanat eseri olarak gelecek nesillere aktarılacağını unutmayın. Dünyadan ansızın göçüp giden insanların tekrar gelemediğini hatırlayın. Yaptığınız yanlışların çapı ne olursa olsun, bundan sonrası için iyi şeyler yapın. Dünkü yaşananlar elinizde değil, lakin yarınınız için önünüzde hala bir fırsat sizi bekliyor olabilir. “Kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikiniz” hadisinden de yola çıkarak, tamamen yeni bir bilinç yaratmak ve yaşatmak adına bir şeyler yapmak için hazırlanın. Sonunu bilmediğiniz bu yolda, insanlara sunduğunuz ve çocuklarınıza aşıladığınız saygı ve hoşgörü de sizin altın biletiniz olsun.  

UFUK şENCANLI

(YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ/MİMARLIK)

 

 

KOMPOZİSYON ÜÇÜNCÜ

 

EVRENSELLİğİN ÖTESİNDE MEVLANA    

              Her canlı gibi insan da toplu halde yaşayan bir varlıktır. Bu yüzden insanlığın başlangıcından bu zamana kadar insanlar arasında etkileşim, yardımlaşma, dayanışma olduğu gibi; savaşlar, esaret ve çatışmalar da var olmuştur. Savaş ve çatışmalar; sosyal hayatta giderilmesi mümkün olmayan yaralar açmıştır. Savaşta  kazanan yoktur; kaybedilen insanlık , bozulan toplumsal düzen , mahvolan veyahut ölen halk vardır.

             Asırlar önce ve günümüzde  yaşanmış veyahut yaşanılan olayların, problemlerin, sorunsalların ana nedeninin toplumdaki saygı ve hoşgörü eksikliğinden kaynaklandığı görülmektedir. Saygı ve hoşgörünün azaldığı toplumlarda;  çatışmalar, sonu alınamayan huzursuzluk, çözülme ve ayrışma tarihte her zaman tekerrür etmiştir. 

              Saygı ve hoşgörü denilince aklımıza, bundan 800 yıl kadar önce , Anadolu'da mutasavvıf ve saygın bir şahsiyet olarak yaşamış olan Mevlana Celaleddin-i Rumi gelmektedir.  Saygı ve hoşgörü Mevlana düşüncesinin merkezidir. 66 yıllık yaşamı boyunca; din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın insanlara; ilahi aşkı, hoşgörüyü, saygıyı, evrensel sevgiyi ve umudu öğretmiştir. Aynı zamanda Hazreti Mevlana Anadolu'nun İslamlaşmasında, Anadolu halkına feyiz kaynağı olan gönül mimarlarından birisidir.

Mevlana'nın insanlığa hizmetleri; sevgi, kardeşlik, barış aşılaması; saygı ve hoşgörü tohumları ekmesi ve toplumsal barışa katkısı evrensel bir değer kazanmış, Mevlana'nın doğumunun 800.yılında UNESCO tarafından 2007 yılı 'MEVLANA VE HOşGÖRÜ YILI'  olarak kabul edilmiştir.

               Mevlana der ki ; ''Denizin dibinde incilerle taşlar karışık bulunur, övülecek şeyler de kusur ve yanlışların arasında bulunur. '' Toplumda yaşayan insanların en önemli görevlerinden biri, toplumsal barışı sağlamak ve sağlanan barışı kararlılıkla devam ettirmektir. Bu barışı idame ettirmek için ihtiyaç duyulan insani vasıflar ise saygı ve hoşgörüdür.
               Toplumsal barışı bir ağaca benzetecek olursak, bu ağacın kökünü şüphesiz saygı ve hoşgörü oluşturacaktır. Saygı ve hoşgörünün; insanlar ve  milletler arası ilişkilerde, her zaman bağlayıcı , birleştirici , düzenleyici nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden toplumsal barış ortamı kurulmadan ne bir ilerleme gösterilebilir ne de refah ve mutluluk içinde yaşanabilir. Mevlana ''En sağlam temeller saygı, sevgi ile atılan temellerdir'' demiştir. Çünkü ona göre, ''Saygı, sevgi evrenseldir. Her yerde güzeldir.''

Mevlana Celaleddin-i Rumi, eserlerini Farsça yazmış olmakla birlikte, Konya’da yürüttüğü irşad faaliyetleri, çevresinde her inançtan taraftar kitleleri toplamıştır. Osmanlıların İstanbul’u fethedip, burayı kültür payitahtı yapmalarından sonra da, açılan Mevlevi tekkelerinin de aracılığıyla Mevlana’nın fikirleri İmparatorluğun merkezine kadar yayılmış, yöneticiler, edebiyat çevreleri ve arifler tarafından kabul görmüştür.

               Ben, tarihte saygısı ve hoşgörüsü ile anılan bir milletin soyundan olduğum için gurur duyan bir Türk'üm. Türklerin tarih sayfasında sayısız hoşgörü ve saygı örnekleri inkar edilemez bir gerçektir. İslam’dan önce de, atalarımız Hunlar, ulu ve saygıdeğer anlamına gelen Tabgaçlar; Çin'den Macaristan'a kadar olan bölgede  egemenlik kurarken halk barış ve refah içindeydi. Büyük Selçuklular İran'da egemenlik kurduğunda halk en parlak dönemini yaşamaktaydı ve Osmanlı Devleti; Kafkaslar, Balkanlar, Orta Doğu gibi kozmopolit ve idaresi güç bölgeleri hoşgörülü ve saygılı yönetim anlayışı sayesinde uzun süre huzur ve barış içerisinde yönetti. Hristiyanların baskı ve zulmünden kaçan Yahudilere yine Türkler kapılarını açmıştır.

Atalarımız egemenlik altına aldıkları hiçbir millete, dinlerini zorla kabul ettirmemiştir. Tam aksine hoşgörü göstererek kendi dinlerini, dillerini, kültürlerini yaşamalarını serbest kılmıştır. Bizim milliyetçilik anlayışımız ırk ve etnik birliğinden ibaret olmayıp; ''Kendisini 'Türk' addeden, Türklüğü benimseyen her fert bu milletin bir parçasıdır'' anlayışıdır. Bizler Mustafa Kemal Atatürk'ün; ''Yurtta sulh, Cihanda sulh'' ilkesini benimseyen, egemenlik haklarımızı çiğnemediği takdirde diğer milletlere karşı hoşgörülü, insan haklarına saygılı bir millet olarak var olduk ve hep var olacağız.

Hazreti Mevlana'nın sözlerini ve hayatını araştırıp inceleyecek olursak; evrensel hoşgörü ve saygı anlayışını görebiliriz. Dil bilimci bir Fransız Türkolog olan İrene Melikoff ,  Hazreti Mevlana için şunları demiştir; ''Mevlana'nın eserlerini dünya milletleri kendi dillerine çevirip okusalar, dünyada kötülük, harp, kin, nefret diye bir şey kalmaz''

               Mevlana Celaleddin-i Rumi insanlar arasındaki hoşgörü ve saygının toplumsal barışa katkısını şu sözlerle dile getiriyor: “ Ben insanların ayıplarını gören gözlerimi kör ettim. Sen de onlara benim gibi iyi gözle bak. …Bakın! Toplumsal bunalımların, kavga ve dövüş ortamının tek ve en güçlü doğuş sebebi sevgi eksikliğidir. Bunun en doğru tedavi yolu ise sevgiyi aramak, yaşamak, uygulamaktır. Hoşgörülü olursanız seversiniz. Sevilirsiniz. Karar verirseniz ve de bu yolda çalışırsanız her şeye ulaşırsınız!”

                Hoşgörü; göz yumma, lütfetme veyahut kabullenme demek değildir. Hoşgörü; uyumlu olmaktır,  kusurları örtmektir, affedici olmaktır. Saygı ise; önemsemektir, değer vermektir, olduğu gibi kabul etmektir; insanlara karşı ölçülü, özenli ve dikkatli davranmaktır. Saygı ve hoşgörü toplumda sevginin birer yansımasıdır. Sevgi ise insanları bir arada tutan toplumsal barışa hizmet eden bir duygudur.  Bu yüzdendir ki,  toplumsal barış saygı, sevgi ve hoşgörü bütünüdür.

                Toplumsal barışın hedefi; insanlar arasında adalete dayalı sağlıklı ilişkilerin kurulduğu, kargaşa ve anlaşmazlıkların medeni ölçüler içerisinde çözüldüğü, kişinin çevresiyle ve farklı düşüncelere sahip diğer insanlarla birlikte barış içerisinde diyalog kurabildiği bir ortam hazırlamaktır. Çevremizle iletişim kopukluğu yaşamamız, empati kurma alışkanlığımızın olmaması, sabırsız olmamız, diğer insanların hak ve özgürlüğünü kısıtlamamız; kendimize ve başkalarına zarar veren, toplumsal barışa tırpan vuran davranışlardandır. Bundan dolayı insanları daha fazla bilinçlendirmek adına trafikte, toplu taşıma araçlarında sözle veyahut yazıyla diğer insanlara karşı saygılı ve hoşgörülü olmamız gerektiği üzerinde durulur. Kamu kurumlarında; hastanelerde yaşlı ve önceliği olan insanlara yer verilir. Daha da geriye gidecek olursak; ailede başlayan ve ilkokul sıralarında devam eden bir öğretidir saygılı ve hoşgörülü olmak.

               Mevlana Celalledin-i Rumi'nin çeşitli camilerde yedi ayrı sohbet meclisinde yaptığı vaazlarından oluşan daha sonraları Sultan Veled tarafından yazıya geçirilen ve adını buradan alan Mecalis-i Seb'a ( Yedi Meclis) adlı eserde; gerek ferdi gerekse toplumsal pek çok problemin reçetesi olan yedi altın öğüt yer almaktadır. Hazreti Mevlana der ki; '' Cömertlik ve yardım etmekte akarsu gibi ol. şefkat ve merhamette güneş gibi ol. Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol. Hiddet ve asabiyete ölü gibi ol. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol. Hoşgörülükte deniz gibi ol. Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.'' İşte hoşgörü, saygı ve sevgi üzerine alınması gereken bu öğütler aslında en baştan beri üzerinde durduğumuz  kavramların; toplumsal barış ve birliktelik açısından ne kadar önem arz ettiğini bize gösteriyor.

               Hoşgörüye en çok ihtiyacımız olan şu zamanlarda Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin sözlerinden feyiz alınması temennisiyle. Sözlerimi yine ''Hoşgörü Sultanı '' Hazreti Mevlana'nın öğütleriyle bitirmek istiyorum:

- Fidan büyüt, garip doyur, çocuk besle ama kin besleme!

- Eşini beğen, işini beğen, aşını beğen ama kendini beğenme!

- Elini aç, kapını aç, gözünü aç ama ağzını açma!

- Davet et, hayret et, tövbe et ama ihanet etme!

ÖZGÜN MERMER

(İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ/İNGİLİZCE İKTİSAT)

 

 

ÖYKÜ BİRİNCİ

 

BİR ÇİFT YEşİL GÖZ

   Fotoğraf koleksiyonumu tamamlamama son bir fotoğraf kalmıştı. Bu son fotoğraf için, İstanbul'un en eski semtlerinden olan Balat'ta bir fotoğraf çekmem gerekiyordu. Bu fotoğraf yarışmasını kazanırsam, elde edeceğim parayla gerekli olan ekipmanları alıp kendi fotoğraf atölyemi kuracaktım. Bu benim için o kadar önemliydi ki, kendimi hemen Balat'ın tarih kokan sokaklarına attım. Rengârenk evlerle dolu olan bu semtin girdiğim ilk sokağında buranın yerlisi olduğunu tahmin ettiğim bir amcaya; “Merhaba amca,  buranın en eski evi hangisi bilir misin?” dedim.

Sokağın yukarılarını işaret etti. “şu yokuşun tepesinde büyük mavi bir ev var, orası evlat.”

Teşekkür ederek yoluma devam ettim. Yokuşu bitirmeme dört beş ev kalmıştı ki, birden önüme bir top yuvarlandı. Ani bir refleksle topu ayağımla tuttum, kafamı kaldırdığımda bir çift masum yeşil göz bana bakarak gülümsüyordu.

“Al bakalım topunu” dedim gülerek.

Cılız sarı saçlı bu küçük kız çocuğunun gözlerinde meraklı ışıltılar yanıp sönerken, “Sen fotoğrafçı mısın abla?” diye sordu.

O kadar hoştu ki, ben de ister istemez gülümseyerek yanıt verdim. “Evet, fotoğrafçıyım.”

“Benim fotoğrafımı da çeker misin? Benim hiç güzel fotoğrafım yok.”

Çok acelem olmasına rağmen, çocuğun ricasını kırmayıp rastgele deklanşörüme bastım ve el sallayarak oradan uzaklaşmaya başladım.

Çocuk arkamdan, “Hey abla!” diye seslendi.  “Fotoğrafımı bana getirecek misin?”

Tüm büyüklerin çocuklara öğüt verirken takındığı tavrı takınarak, “Uslu bir çocuk olursan getiririm” dedim.

Ben oradan uzaklaşırken, arkadaşlarının ona; ''Aslı, hadi gel artık oyuna devam edelim'' dediklerini duydum. Arkama dönüp bir gülücük attım ve çocukları geride bıraktım.

   O gün, akşama kadar çalışıp eve döndüm. Nihayet koleksiyonumu tamamlayacaktım. Büyük mavi evin, en iyisi olduğunu düşündüğüm fotoğrafını seçip dosyaya ekleyecektim ki, birden Aslı'nın fotoğrafı dikkatimi çekti. O rastgele bastığım deklanşörle o kadar iyi bir fotoğraf yakalamıştım ki, kararımı değiştirip, Aslı'nın fotoğrafını dosyaya koydum. Ertesi gün de dosyayı yarışmaya gönderdim. Sonuçlar beş ay sonra açıklanacaktı.                                                                                                                                                  

Beklediğim gün sonunda geldi. Bilgisayarın başında heyecanla sayfanın açılmasını bekledim. Nihayet, kazanan ilk üç kişinin isimlerinin yazılı olduğu sayfa açılmıştı. Ne yazık ki, aralarında benim ismim yoktu…

   Kazanamamanın mutsuzluğunu yaşarken, aklıma Aslı geldi. “En azından o mutlu olsun” diyerek fotoğrafını  alıp Balat'a gittim. Yine sokakta gördüğüm çocuklardan birkaçına sorarak Aslı'nın evini buldum.

Tarif edilen eve geldiğimde kapı açıktı. İçeri girdim. Duvarları rutubetli bu köhne evde, Aslı yüzünde bir maskeyle yatakta yatıyordu. Fakat bu kez o sarı saçları yoktu. “Saçlarının cılız olması bundandı demek” diye düşündüm. Beni görünce, o bir çift yeşil göz fincanlar gibi açıldı.

“Bak sana fotoğrafını getirdim” dedim. Konuşurken sesimin çatallaşmasını engelleyememiştim.

O kadar mutlu oldu ki, hayatım boyunca unutamadığım o gözleri sevinç çığlıkları atıyordu sanki. Ve o an anladım ki, bir kalbi kazanmak, bir yarışmayı kazanmaktan çok daha önemli, çok daha mutluluk verici imiş...

TUBA DİNDAR

(İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ/MALİYE)

 

 

ÖYKÜ İKİNCİ

 

BABA YARISI    

    Her zamankinden daha sıcaktı hava. Kızgın güneşe aldırmadan sokakta top oynayan çocuklara baktı Seyfi Dede. Kendi gençlik yıllarını anımsayıp iç geçirdi. Gözleri güneşin etkisiyle iyice kısılmış, yüzünde buruk bir gülümsemeyle dalıp gitmişti âdeta. Verandaya çıkan yeğeni Nevriye Hanım’ın sesiyle irkildi. “Ayran getireyim mi Seyfi Amca? Hava çok sıcak, için serinlesin.”

  “Doğru valla” dedi yaşlı adam. “Bu sıcak yarına kalmaz yağmur getirir. Tarlalar dolar taşar inşallah.” Kafasıyla onu onayladı Nevriye. Bir şey söylemeden mutfağa gitti. Genelde pek konuşmazdı. Kocası onu iki çocuğuyla bırakıp Almanya’ya gittiğinden beri eski, neşeli hali kalmamıştı. İki oğlunu okutup büyütebilmek çabasındaydı yalnızca. Zaten Seyfi Dede’nin yanına da bu amaçla taşınmıştı. “Babaları gibi olmasınlar” derdi hep. Tek başına da olsa çocuklarına iyi bir terbiye vermeyi, onları okutmayı, zamanı gelince uygun birer kızla evlendirmeyi kafasına koymuştu. Kendi babasını hiç tanımamıştı, bu yüzden Seyfi Amca’sına pek düşkündü. “Baba yarısı” diye bahsederdi ondan hep. Annesi de o henüz çok küçükken ölmüştü. İçinde hep bir anne şefkatinin eksikliği ile büyümüştü Nevriye. Ayranları getirdi, birini amcasına uzattı. Çocukları da çağırdı. “İçin”, dedi. “Oturun biraz, başınıza güneş geçmesin.” Çocuklar ayranları içtikleri gibi yeniden sokağa koştular.

  “Bana bakarlar büyüyünce değil mi be amca?” diye sordu aniden, kısık bir sesle. “Bilmem, benim oğlum bana bakmadı” dedi Seyfi Dede. Derin bir iç daha geçirdi. Çocukları izlerken yüzünde oluşan buruk gülümseme kaybolmuş, yerini boş ve manasız bir ifade almıştı.

Amcasının suratındaki kırışıklıklara ve çizgilere baktı Nevriye. Onu istemeden üzdüğünü fark etti, hüzünlendi. Ne zaman amcasının geçmişini hatırlasa bir tuhaf olur, başka şeyler düşünerek aklından o anıları atmak isterdi. O daha on beş yaşlarındayken, öz ağabeyi gibi sevip saydığı emmioğlu Murat, karısının ısrarlarına ve baskılarına dayanamayıp İstanbul’a göçmeye karar vermişti. Yine karısının istekleri doğrultusunda babasını köyde bir başına bırakıp, üstüne bir de tarlaların büyük bir kısmını satmıştı. İstanbul’da karısının mobilya ve kıyafet tutkusuna hesapsız para harcayan Murat, bir gün olsun babasını arayıp sormamış, son yıllarda bayram ziyaretlerini de kesmişti. Seyfi Dede’yi en çok üzen şey ise torunlarını görememekti. Üçüncü çocuğun doğum haberini bile zaman zaman mal getirmek için İstanbul’a giden bakkal Fevzi’den almıştı.

Karısını Murat’ın doğumu sırasında kaybeden Seyfi Dede, oğlunun gidişinden sonra tam anlamıyla yalnız kalmış, yaşlılığı nedeniyle günlük işlerini tek başına yapamayacak hale gelmişti. Yeğeni Nevriye’yi yanına almasından sonra hem onun ev işleri yapılmış, yemeği pişirilmiş; hem de Nevriye ve çocukları sahipsiz kalmamıştı. Seyfi Dede, yeğenine ve onun çocuklarına çok bağlıydı. Hiçbir şeylerini eksik etmez, hep onların mutlu olmasını isterdi.

   “Üzülme be amca” dedi Nevriye. “Kaderde ne varsa o yaşanır. Hem bak, yalnız değilsin ki, işlerini ben yaparım, benim oğlanları da öz torunların gibi seversin. Eh, bazı haylazlıkları olur ama hoş görmek lazım, neticede daha çocuk bunlar.” Bu sözler Seyfi Dede’nin içini ısıtmıştı. Yeğenine olan sevgisi ve minnettarlığı bakışlarından ve yüzündeki masum gülümsemeden anlaşılıyordu. Nevriye ise gözlerini yine amcasının suratındaki kırışıklıklara, alnındaki çizgilere dikmiş; tek derdi evladı ve torunları olan bu yaşlı -zaman zaman da huysuz- adamın gün gelip de bu dünyadan göçtüğünde ona bırakacağı üzüntüyü ve yalnızlığı düşünüyordu.

İkisini de bu düşüncelere hapseden derin sessizlik evin önüne yanaşan büyük, siyah bir arabanın gürültüsüyle bozuldu. Top oynayan çocuklar, oyunlarını bırakıp arabanın başına toplandılar. Nevriye, “Uzak durun, bak çarpılırsanız karışmam!” diye bağırdı oğullarına. Kendisi de ayağa kalkmış, meraklı gözlerle lüks arabayı izliyordu.

Seyfi Dede, “Kim gelmiş kızım?” diye sordu. “Gözüm uzağı seçemiyor.”

  “Bilmem ki amca” dedi kadın endişeli bir sesle. “Arabanın camları simsiyah, göremedim içini.”

  Bu meraklı bekleyiş, uzun boylu, iyi giyimli bir adamın arabadan inmesiyle son buldu. Nevriye adamı görünce donakaldı. Çocuklar, adama aldırış etmeden arabanın çevresinde dolanıyor, güneşin altında göz kamaştıran parlaklığıyla mest olmuş, birbirlerine bakıp hayretler içerisinde gülümsüyorlardı. Seyfi Dede, kendilerine doğru yürümekte olan adamı görebilmek için oturduğu yerde öne doğru eğilmiş, gözlerini iyice kısarak adamın yaklaşmasını bekliyordu. Güneş gözlüğünü çıkartıp ceketinin mendil cebine takan orta yaşlı adam, Seyfi Dede’nin önünde dikilip yaşlı adamın kendisini iyice görüp tanıyabilmesi için ona doğru eğildi. Seyfi Dede, kalp atışlarının hızlandığını, ellerinin titremeye başladığını hissetti. Bu sırada ayakta duran adam, Seyfi Dede’nin eline uzandı:

  “Öpeyim babacığım, nasılsın?”

  Oğlu Murat’ı yıllar sonra karşısında gören yaşlı adam önce önünde uzanmış ele, sonra da kendisine sabitlenmiş kapkara gözlere baktı. İstanbul’a giderken vedalaşmak için elini öpmek isteyen genç adamın gözleriydi bunlar. Fakat bu kez elini öpmesine izin vermedi, ani bir hamleyle geri çekilip,  “İstemez!” dedi.

Alnına düşen hafif beyazlamış saçlarını babasının geri çevirdiği eliyle iten Murat, bir adım geri gitti ve Nevriye’ye döndü. “Merhaba bacım, sen nasılsın?”

Bu soruyla irkilen Nevriye şaşkın bakışlarını ondan kaçırarak kısık ve biraz da titreyen bir sesle cevap verdi. “İyiyim sağ ol, hoş geldin.” Amcasından da bir şeyler söylemesini beklercesine yaşlı adama baktı. Seyfi Dede ise oturduğu sandalyeden zorlanarak kalktı ve oğluna attığı sert bir bakıştan sonra içeriye yöneldi.

“Dur!” diye seslendi Murat babasına. Elini babasının omzuna koymuş, yıllardır üzerinde taşıdığı suçluluk duygusundan kurtulmak istiyormuş gibi yalvaran gözlerle ona bakıyordu.

“Otur hele amca” dedi Nevriye şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışarak. “Misafirimizdir ne de olsa, ayıp etmeyelim. Ben size bir şeyler getireyim, acıkmışsınızdır.” Mutfağa giderken amcasına göz ucuyla bakmayı da ihmal etmedi. Her ne kadar Murat’a kızgın da olsa, bir babanın evladını bırakmaması gerektiğini düşünüyordu. Kendi çocuklarını bırakıp giden kocasına duyduğu nefretin aynını amcasına duymak istemiyordu.

Verandaya döndüğünde, amcasını ve Murat’ı sakin bir şekilde konuşurken görünce bir nebze olsun rahatladı. Fakat yıllardır babasını arayıp sormayan bir adamın neden aniden buralara kadar çıkıp geldiğini düşünmeden de edemiyordu. Her ne için geldiyse, yine gideceğini bildiğinden, amcasının eski üzüntüleri tekrar yaşamasından korkuyordu. Çayları ikram etti, masaya bir önceki gün yaptığı kurabiye ve çörekleri yerleştirdi.

  “Buyurun, soğutmayın” dedi yerine otururken. Amcasına baktı endişeyle. Yaşlı adamın gözleri buğuluydu; biraz önce ağladığını ele veren kızarık yüzünde ince bir gülümseme vardı. Yıllardır oğluna duyduğu hasret, kendisini bırakıp gittiği için ona olan kızgınlığı bir anda geçmemişti elbet; fakat evladını görmüş, onunla konuşmuş olmanın verdiği ani bir mutlulukla dolmuştu içi. “İşte böyle babacığım” dedi Murat. “Yıllardır işlerimi toparlamaya, kendime bir düzen kurmaya çalışıyorum. Bir arkadaşımla iş kurduk. Fakat biraz daha para lazım. İstanbul şartları zor, her adımında para alıyorlar insandan.”

  “Ee?” dedi Seyfi Dede oğlunun yüzüne meraklı meraklı bakarak. “Buraya bana hayatını anlatmaya mı geldin uzun yoldan?” Geldiğine sevinse de, ona olan kızgınlığını biraz olsun göstermek istiyordu. “Yani babacığım, uzun lafın kısası, benim sana bir teklifim var.” Nevriye’nin içindeki endişe ve korku katlanarak büyüyordu. “Bu ev çok eskimiş, artık burada yaşamanı istemem. Hem çocuklar seni özlediler, gel İstanbul’a gidelim.”

Oğlunun bu sözleri karşısında ne diyeceğini bilemeyen yaşlı adam, dönüp yeğenine baktı. Onun gözlerinde de aynı şaşkınlık ve endişe vardı. Yıllardır babasını merak bile etmeyen adam, nasıl olmuş da şimdi onun kendisiyle ve ailesiyle birlikte yaşamasını istemişti? “Bu işte bir terslik var” diye düşünüyordu Nevriye.

  “Ne varmış evimin halinde!” diye çıkıştı Seyfi Dede. “Hem Nevriye ve çocuklar ne olacak?”

  “Yanlış anlama babacığım, evin halinde bir şey yok. Ama İstanbul’da daha iyi şartlarda yaşayabilirsin. Bunalmadın mı Aydın’ın sıcağından? Hem ben seni arada ziyaret ederim, hafta sonu çocukları da görürsün belki. Nevriye’yi de burada daha küçük bir eve yerleştiririz.”

  “Ne yani, bana ayrı ev mi açacaksın İstanbul’da?” Seyfi Dede bu fikirden memnun olmamış, yüzünü buruşturarak oğlundan cevap bekliyordu. “Hayır, ayrı bir ev değil elbet. Ben sana param yok diyorum, sen ayrı ev diyorsun. Küçük, güzel bir bakımevi buldum, işlemleri de hallettim. Hemen yarın gidip yerleşirsin, keyfine bakarsın. Emekli maaşın da oranın parasını öder. Bu evi ve kalan tarlaları da satars…”

  “Yeter!” diye bağırdı Seyfi Dede. Tansiyonu fırlamış, kan beynine sıçramıştı âdeta. Gömleğinin düğmelerini gevşetti, Nevriye’den bir bardak su istedi. Titreyen elleri suyu içmesini zorlaştırıyordu. Adamcağız, oğlunun yıllar sonra da olsa onu ziyarete gelmesine sevinmiş, bir an olsun birlikte yaşamak istediğine inanmıştı. Murat’ın böyle bir şey yapabileceğini aklı almıyordu. Tüm gücünü toplayarak bağırdı:

   “Git buradan! Bir daha da gözüm görmesin seni! Benim senin gibi bir evladım yok artık…”

  Murat ayağa kalktı, bir iki adım geriledi. “Hadi baba, inat etme. İstanbul’u çok seveceksin, inan bana.”

Oğlunun bu kendini bilmez sözlerinin üzerine daha da sinirlenen yaşlı adam nefes almakta güçlük çekiyordu. Bu kez Nevriye ileri atıldı: “Murat Ağabey, amcam daha fazla sinirlenmeden git buradan. Haydi, ben seni yolcu edeyim.”

   Murat’ın gelişinin üzerinden bir hafta geçmişti. Akşam olmuş, hava serinlemişti. Yağmur yağıyordu. Seyfi Dede, günlerdir tek lokma yememiş, tek kelime etmemişti. Nevriye ona çorba getirdi. “Hadi amca, şu çorbayı iç. Yoksa hasta olacaksın. Murat’ı da düşünme artık. Günlerdir harap ettin kendini.” Cevap vermedi yaşlı adam. Pencereye vuran yağmur damlalarındaydı gözü. Suratı donuk, ifadesizdi.

  Yemek yemeden, konuşmadan birkaç ay daha geçti. Nevriye amcasının daha kötüye gitmesinden korkuyordu. Kasabanın doktorunu aradı. Genç, uzun boylu bir doktor Seyfi Dede’yi muayene ettikten sonra Nevriye’yi dışarıya çağırdı.

  “Amcanızın durumu iyi görünmüyor, hastanede bakılsa daha iyi olur.”

 …

   Tetkiklerin ardından netice belli oldu. Nevriye’nin korktuğu başına gelmişti. Doktorlar amcasının kanser olduğunu söylediler. Yaşlı adamın sayılı günleri kaldığını, evine gitmekten başka çaresi olmadığını anlattılar. Nevriye üzgündü, ama ağlamıyordu. Kocasının onu terk edişinden sonra bir daha asla ağlamayacağına yemin etmişti. Amcasının durumuna; zavallı adamın yıllardır evlat hasretiyle yaşamasına ve yine evladının ihanetiyle ölecek olmasına üzülüyordu. Fakat belki de kendisi ve çocukları için daha fazla endişeleniyordu. Yaşlı adamın emekli maaşı onlara pekala yetiyordu ama bundan sonra ne olacaktı? Peki ya yaşadıkları ev ve kalan tarlalar? Çocuklar büyüyordu, okul masrafları artıyordu. Amcası ölünce nerede yaşayacaklardı? Eski kocasından aldığı nafaka hala bir kenarda duruyordu fakat bu para ne onlara bir ev almaya ne de sonrasında geçinmelerine yeterdi. Belki de İstanbul’daki teyzesinin yanına gitmeliydi Nevriye. Orada bir iş bulur, çocuklarını da okula gönderirdi. Ama ne zamana kadar teyzesiyle yaşayacaktı? Eniştesi sert ve gaddar bir adamdı, belki böyle bir şeye müsaade bile etmeyecekti.

Tüm bu düşünceler kafasında dolanırken Seyfi Dede’nin onu izlediğini fark etti. Adamın yüzündeki çizgilere, kırışıklıklara takıldı gözü yine. Zavallı amcasının yaşadıkları bir kez daha gözünün önüne geldi. Kendisini ve çocukları ne kadar çok sevdiğini, onlara ne kadar çok yardımı dokunduğunu düşündü. Bir baba bile kendi ailesine böyle sahip çıkmazken, amcasının onları bu denli koruyup kollaması onu çok duygulandırdı. Ama yine ağlamadı. Boğazında bir düğüm oluştuğunu hissetti. Hayatı boyunca çektiği acıları, sıkıntılarını, korkularını, hatta mutluluklarını haykırmak istedi o an Nevriye. Bu kez gözü sehpada ödev yapan çocuklarına ilişti. Onlar için güçlü kalmalıydı, hep öyle olmuştu zaten. Bu dünyada sahip olduğu çok az şey vardı; birini ise kaybetmek üzereydi. Boğazındaki düğüm giderek büyüyor, adeta nefes almasını engelliyordu.

  …

Seyfi Dede günlerini yatağında geçiriyor, ihtiyacı olmadıkça asla konuşmuyordu. Nevriye amcasının ilaçlarını içmesine çok önem veriyor, onun için şifalı çaylar ve çorbalar yapıyordu. Her gün tanıdığı ve tanımadığı, her yaştan birçok ziyaretçi geliyordu amcasına. Böyle zamanlarda amcasının ne kadar iyi biri olduğunu, onu seven ne çok insan olduğunu düşünüyordu.

   Gün aydınlanmıştı. Kuşların sesi bir melodi tutturmaya çalışır gibi giderek yükseliyor, sürekli değişiyordu. Perdenin açık kalan kısmından içeri giren güneş ışığı Nevriye’nin gözünü kamaştırıyor, kenarı çatlamış olan duvar saatini görmesini zorlaştırıyordu. Çocuklardan birinin sesiyle irkildi kadın. “Anne, koş! Seyfi Dede seni çağırıyor!”

Nevriye, sabahlığını üstüne yarım yamalak geçirip amcasının yanına koştu. Yatağının kenarına oturup elini tuttu. “Söyle amcacığım, ne oldu? Acıktın mı?” Hayır dercesine kaşlarını yukarı kaldırdı yaşlı adam. Bir şeyler söylemek istiyordu, fakat konuşmakta zorlanıyordu. Dudaklarını ıslattı ve konuşmaya çalıştı:

“K-kızım. şimdi söyleyeceklerimi iyi dinleyesin.”

   Nevriye amcasını anlamakta zorlanıyordu. Ona bir bardak su verdi ve konuşmak için toparlanmasını bekledi. “Evet, amca, seni dinliyorum.” Çok heyecanlanmıştı, çünkü amcası uzun zamandır ilk kez ihtiyaçları dışında onunla konuşuyordu. Kadın merakla onu izliyordu.

  “Bak Nevriye, sen benim gözümün nurusun, evladımdan ötesin. Bunca yıl bana baktın, hakkını helal et.”

  “O nasıl laf öyle amca, sen helal et asıl. Beni ve çocuklarımı ortada bırakmadın, bize sahip çıktın. Sana bakmak benim için yük değil, büyük bir onurdur. Sen benim baba yarımsın. Sana minnettarım…”

Her ne kadar çocuklarının ve kendisinin geleceğinden endişe etse de, bunu amcasıyla konuşmak istemiyordu. Hasta yatağındayken bunların konuşulması uygun olmazdı.

  “Ben ölünce…” diye başladı söze Seyfi Dede. Konuşmakta zorlanıyordu. Biraz daha su içti ve boğazını temizledi. Nevriye merak içinde amcasını dinliyordu. Kalbi çok hızlı atıyor, boğazında bir düğüm oluştuğunu hissediyordu. Amcasını kaybedeceği günün yaklaştığını biliyor, fakat bunu kabullenmek istemiyordu. Derin bir nefes alıp sözlerine devam etti yaşlı adam. “S-sana vermem gereken bir şey v-var.”

  Yaşlı adam yatağının kenarına uzanıp bir zarf alıp, yeğenine uzattı. Nevriye zarfa baktı ve olanlara bir anlam veremedi.

   “Aç, oku” dedi Seyfi Dede. Bu sırada sürekli öksürüyor ve nefes almakta zorlanıyordu. Nevriye zarfı eline aldı ve içindeki kâğıtları çıkarttı. Uzun ve düzgün yazılmış bir mektup ve bir sürü mühürlü, imzalı belge vardı. “Bunlar ne böyle amca?” diye sordu şaşkınlıkla.

  “M-Mehmet…”-

   Yaşlı adam öksürmekten konuşamıyor, sözünü bitirmek için kendini zorluyordu. Nevriye bir eliyle amcasının sırtını sıvazladı. Diğer elinde hala kâğıtları tutuyordu. Mehmet’in kim olduğunu düşünüyor, duyacaklarını kestiremiyordu.

  “ A-avukat Mehmet’i bul. H-her şeyim s-senindir. Çocuklara iyi bak.”

   Seyfi Dede nefes almakta iyice zorlanmaya başlamıştı. Nevriye duyduklarına anlam vermeye çalışıyor, “her şeyim” derken amcasının neyi kastettiğini düşünüyordu. Âdeta donakalmıştı, hareket edemiyordu. Amcasının çırpınışı üzerine kendine geldi ve elindeki kâğıtları bir kenara fırlattı. Hemen doktoru aradı. Fakat artık çok geçti. Amcası hareket etmiyordu. Nevriye ne yapacağını bilemiyordu. Eli ayağına dolanmıştı. Boğazındaki düğümün giderek büyüdüğünü hissediyordu. Ağlamaya başladı. Bu kez kendini engellemeyecekti. Çünkü baba yarısı gitmişti. Canının yarısı gitmişti.

FATMANUR DEMİRCAN

(BOğAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ/İNGİLİZCE ÖğRETMENLİğİ)

 

 

ÖYKÜ ÜÇÜNCÜ              

 

ÇARESİZLİğİN  ÇARESİ

Alarm çalmamıştı. Saati tam tahmin edemiyordu, ancak çok erken olmalıydı. Yatağının içinde kıvrılan bedeni ona güç vermiyordu. Umutsuz uyuyup her sabah umudun kollarında bulurdu kendini, ancak bu sabah umut yoktu. Vücuduna bıçak saplandığında o anki şokla acı hissetmez ya insan, tam olarak buydu yaşadığı. Perdesini açsa içeri girecek ışık sanki gözlerini kör, duyacağı insan sesiyse kulaklarını sağır edecekti. Tüm bu düşünceler kafasının içinde akıp giderken kıvrılmış bedenine baktı. Kendini hiç böyle güçsüz, hiç böyle ürkek görmemişti. Acı hissetmek istiyordu. Bir an önce bu acıyı hissetsin ve geçsin istiyordu. Dünkü gibi uyanmak istiyordu. Umutsuz insanlara kızmak, öncesinde her ne yaşarsa yaşasın uyandığında gülümsemek istiyordu. Tembellik yapıp, toprak kokusunun mis gibi geldiği bu sabah saatlerinde, göz kapaklarını indirerek dakikalarca hayal kurmalıydı. Daha okunacak yüzlerce kitap, izlenecek onlarca film, mutlu edilecek bir sürü insan vardı! Oysa omuzlarında öyle ağır bir yük hissediyordu ki kıpırdayamıyordu bile. 

Bıçağın girdiği an ne olduğunun farkına varamadan birkaç adım atılır ya hani, yavaşça zorladı bedenini. Tamam, şimdi ayaktaydı. Üstüne bir şeyler alıp dışarı çıkması lazımdı. Nihayetinde vücuduna binlerce bıçak da girse dünya dönüyordu, insanlar yaşamaya devam ediyordu ve zaman onun, "Dur, çok acı çekiyorum, n'olur dur!" çığlıklarını dinleyecek kadar insaflı değildi. 

Dışarı adımını atıp gözlerini gökyüzüne kaldırdığında ilk defa bulutların bu kadar kapkaranlık kapladığını gördü her yanı. Tüm acıları örtmek istermişçesine zifiriydi gökyüzü. Ancak yağmur yoktu. Belki bulutlar da çok acı hissettiğinde ağlayamıyordu. 

Her zaman yürüdüğü bu sokakta neden ayakları sağlam basmıyordu yere? Neden uzay boşluğunda akıp gidermiş gibi hissediyordu kendini? 

Ve neden acı hissetmiyordu hala? Damarlarını çekiyordu biri kollarından, boğazını düğümlüyordu, sanki bir diğeri de kalbini söküp almıştı bedeninden. Dün gece üstüne düşeni yapmıştı esasında, teselli etmişti sevdiklerini. Neden onları teselli ettiği gibi kendini de teselli edemiyordu? Neden onlara kurduğu cümleler kendi için bu denli anlamsızdı?

Düşünceleri içerisinde kaybolurken bir ses uyandırdı onu. Tam tahmin ettiği gibiydi. İnsanlar hayatlarına devam ediyordu. "Bir saniye bakar mısınız?" diyen adama, "Bak, çok acı çekiyorum, tek soru dahi sorma, lütfen sorma!" diyemediği için, duymamış gibi yapıp yoluna devam ediyordu. Arkasından gelen "İnsanlık ölmüş." sesini yutkunarak sineye çekiyordu. “İnsanlar ölünce insanlık da ölüyormuş meğer” diye geçiriyordu içinden. 

Uçsuz bucaksız su kütlesi görünmüştü sonunda, masmaviydi ve hiç sonu gelmeyecekti. İşte böyle, hiç sonu gelmeyecekmiş gibi düşünüyorduk sevdiklerimizi. Gözlerini sadece uyku halinde yumacakmış, gülüşlerini her zaman görebilecekmişiz gibi. Dua edebiliyordu sadece, acı çekmemek için değil, "Yüzünü unutmayayım, ses tonunu unutmayayım, onu unutmayayım; en azından her gece girsin rüyalarıma." diye yakarıyordu Allah'a.

Sabah sporu saati gelmişti. Bu saatlerde genelde dergisini alır, müziğini açar ve huzurla doldururdu içini. Bisiklet üstünde yeni bir dünyaya açılacakmış gibi pedal çeviren insanlara dalıyordu gözleri, sağlıkları için temiz havayı içine çekenlere ve nihayet babasının elinden tutmuş minik bir kıza. Orta boylarda, gözleri masum masum bakan, bembeyaz tüyleri olan bir köpek oyun oynamak için o küçük kıza yaklaştığında nasıl da korkup koşmuştu babasına, kahramanına. İşte o an hissetti acıyı hızlı hızlı kalkıp inen göğsünün tam ortasında. Kahramanını, tüm fırtınalarda gemisini kurtaracak, pusulası olan kaptanını kaybettiğinin farkına yeni yeni varıyordu. Çok acıyordu ama "Çok acıyor baba." diye bile ağlayamıyordu. "Baba" kelimesi düne özgüydü ve önceki mutlu günlerine. Mutluluksa artık yalnızca fotoğraf albümlerine...

Kalksa iyi olacaktı, devam etmek zorunda olduğu bir hayatı vardı. Eve doğru yürürken fark etti ki insanlar bugün hiç olmadığı kadar zalim, hiç görmediği kadar umursamazdı. O gereksiz kalabalığın içine girmek istemiyordu ama girmek zorundaydı. İnsanların ona ölümcül bir hastalığı varmış gibi davranmasını, acıyarak "Gel bir iki lokma bir şeyler ye" demesini istemiyordu. Çünkü vücudunda acı hissediyordu, açlık değil. Ve o kendisini kimsenin acımasına ihtiyacı olmaksızın da toparlardı. 

Gözlerini açtığında buz gibi suyun altında olduğunu fark etti. Kendine gelebilmek için buz gibi suya ve yine kendine ihtiyacı vardı. Ölüm, diyordu kendi kendine. Ölüm en büyük sınavdı. Güçlü olduğu için böyle bir sınava alınmıştı, biliyordu. İnsanlar, insanlar her sabah olduğu gibi bugün de tertemiz ve merhametliydi. Hayat güzeldi. Hayat, nimetti.

Tamı tamına iki yıl geçmişti bunları düşünüp didinerek, savaşarak ve kanayan yaralarını kendi kendine sararak. Bir telefon geldi, telefonun diğer ucunda hıçkırarak ağlayan bir ses... "Kaybettim." diyordu, "Ben de kaybettim."

Tanıyamadı önce, zira yaşadığı acılardan sonra yanında pek insan kalmamıştı. İki sene önce böyle bir şey olsa aklından onlarca isim geçerdi, fakat şu an tek bir kişi bile yoktu. Telefondaki ses devam etti: "Acını kullanmakla itham etmiştim seni. Ölüm hakkında ne kadar alaycı konuştuğumun farkında bile değildim. Hissizdim. İnsan yaşamadığı acıyı anlamıyormuş. şimdi o acıyı tüm bedenimde hissederken, yanımda olduğun tüm o anlara rağmen sana en çaresiz zamanında, 'Bir tek sen mi yaşıyorsun bunları?' dediğim için lanetliyorum kendimi. Anlıyorum ki bu iğnenin bana da batması lazımmış. N'olur affet beni! "

Evet, oydu! Karşısındaki yıllar önceki dostuydu. Durdu, nefes aldı, ikinci kez düğümlenmişti boğazı. Çaresizliğin de bir çare olduğunu fısıldadı: "NEREDESİN?"...

ECEM KARGIN

(İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ/HUKUK)

 

 

ÖYKÜ MANSİYON

 

KARINCA AVI

Durumunun kötüleştiği haberini alır almaz hemen uçak biletlerine baktık. Aynı gün içinde gidebilmek için, iki aylık mutfak masrafımızı gözden çıkarmamız gerektiğinden, ertesi gün, henüz güneşin dünyaya yüzünü göstermeye yanaşmadığı bir saate ancak biletlerimizi alabildik. Lakin hayat, gerçekten biz

Bu Yazıyı Paylaş

Bizimle İletişime geçmek istermisiniz? (0538) 486 11 08