Dernek Anıları

Dernek Anıları

  • 2014-01-01
  • 655

Eski Dernek Başkanımız Hasan Eskil, roman yazımına ara verip Konyalılar Derneği'nin Tarihi'ni yazmaya başladı. Vakıf Başkanımız Mustafa Birim ve Dernek Başkanımız Kudret Fikirli'nin ısrarlı teklifleri üzerine dört ay önce Konyalılar Derneği'nin tarihini yazma çalışmalarına başladı ve bugünlerde kitabı bitirme aşamasına geldi. Dernekle ilgili anıları olan arkadaşlardan da kitapta yararlanmak üzere anılarını istedi.

 

KONYALILAR DERNEğİ

 

Hazırlayan Hasan ESKİL

 

ÖNSÖZ

 

Türkiye’de pek çok kentte yaşayan Konyalılar özellikle İstanbul, İzmir ve Antalya’da geniş popülasyonlar oluşturmaktadır. Hemşerilerimiz buralarda kurdukları derneklerin çatısı altında bir araya gelerek hem geleneklerini yaşatıyor, hem de çeşitli sosyal faaliyetlerde bulunuyorlar. Örneğin; İzmir’de, Alanya’da, hatta İstanbul’un burnunun dibindeki Gebze’de Konyalı dernekleri bu alanlarda hizmet vermektedir.

 

Konyalıların ülke içindeki dağılımı ve oralardaki yaşam tarzları, çok daha kapsamlı bir çalışma gerektirir. İşin aslı; Konyalılar sadece ülkemizin sınırları içinde çeşitli bölgelerde yaşamakla kalmamış; tarihte Balkan ülkelerinde, Rumeli ellerinde, hatta Doğu Akdeniz’in büyük adalarında iz bırakmışlardır. Bu izleri aydınlatmak sosyolog, antropolog ve tarihçilerin çalışma alanına girmektedir; bizim uzmanı olduğumuz konular değildir. Ancak, yurt dışı gezilerimizde ve tarihin sayfalarını karıştırırken rastladığımız bu izlere birkaç satırla değinmek istiyoruz.

 

80 yıllarda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Lefkoşa kent merkezi dışındaki coğrafyasını keşfe çıktığımızda bir köyde mola vermiş; o tarihlerde bize göre yaşlı sayılabilecek olan Hasan Amca ve Muazzez Teyze’yle tanışmıştık. Konuklarına çeşitli ikramlarda bulundular. Bu arada bizim için ilginç olacağını düşündüklerinden herhalde, Konya’da hiç görmediğimiz, kaktüs yemişlerinden tattırmak istediler. Hasan Amca eldivenle dikenli yemişleri topladıktan sonra Muazzez Teyze’ye, “Galburu getirir misin?” diye seslendi. “Galbur” sözcüğü, çocukluk yıllarımı çağrıştırdı. Konya’nın 25 Km. doğusundaki köyümde büyük ve küçükbaş hayvanlara saman verirken kullandığımız yuvarlak kasnaklı, küçük gözenekli, eleğin daha büyüğü bir araçtı. Muazzez teyze, “Galbura dikenler sıvaşıp galıyor, istersen arpa gözerini getireyim” deyince, dayanamadım, ağzımdan, “Siz Konyalı mısınız yoksa?” sözleri dökülüverdi.

 

Lefkoşa’nın 10 km ilerisindeki o köyde aldığım yanıt , “Elbette Gonyalıyız, aslımız Garamanlı” oldu.Lefkoşalı Hasan Amca,  aslını Karaman’a dayandırırken, gerçekte Karaman ve çevresini, Konya’yı da işaret ediyordu.

 

Osmanlı, Padişah Fatih Sultan Mehmet’ten başlayarak, Avrupa’da fethettiği topraklara ve Doğu Akdeniz adalarına, Karamanoğulları Beyliği’nin Türkmen boylarından insanları göç ettirmiştir. Bunda, Karamanoğullarının kendisine kafa tutan son Türkmen Beyliği olmasının rolü bulunmakla birlikte, bu Türkmenler Rumeli, Balkanlar ve Kıbrıs’ta, oraların hakim etnisitesinin kırılmasında dolgu malzemesi olarak kullanılmışlardır. Bu politika sonucunda fethedilen yeni topraklarda Türk kültürü kök salmış, hayat bulmuştur. XVII. Yüzyılda fethedilen Girit’e ise, bu kez Balkanlarda yaşayan Türkler göç ettirilmiştir.

 

XV. yüzyıl sonuna doğru Fatih Sultan Mehmet’le başlatılan ve XVI. yüzyıl sonlarına kadar fetihlerle devam eden bu göç, üç yüz yıl sonra tersine dönmüştür. Balkanlara ve Rumeli’ye giden insanlar Anayurduna göç etmek zorunda kalmıştır. Anadolu’dan batıya ve adalara yapılan göçlerin neden olduğu acılar tarihin küllenmiş sayfalarında kaybolup gitmiş ama XIX. yüzyılda başlayıp, XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren tersine göçlerde yaşanan inanılmaz acılarla katliamlar tarih sayfalarına geçmiş ve insanların belleklerine işlenmiştir.

 

Başka bir anlatımla, bir zamanlar Anadolu Selçuklularına başkentlik yapan Konya’nın halkı göçler yaşamış, gittiği yerlere gelenek ve kültürünü taşımış; oralarda Türklerin varlığını tarihe kaydettirmiştir. Osmanlının gerilemesi ve serhat kalelerinin düşmesiyle buralardan tersine göçler yaşanmış ve inanılmaz acılar çekilmiştir. Bu tersine göçten ve katliamlardan kurtulanlar sadece Kıbrıs Türkleridir. Onu da, 1974’te Ada’ya yaptığı tarihi çıkarmayla Türk ordusunun ENOSİS’i önlemesine borçluyuz.

 

80’li yıllarda Kıbrıs’ta karşılaştığımız, “Garamanlı” olduklarını söyleyen Hasan Amca’yla Muazzez Teyze nasıl içimizde ılık duyguların depreşmesine sebep oldularsa, Girit’le ilgili bir araştırma yaparken Hanya’da bir Mevlevihane’yle karşılaştığımızda da aynı gururla harmanlanmış sevinci yaşadık.

 

Balkanlar’da, hatta Girit’in kendisinde pek çok Bektaşi Tekkesi kurulmuştur ama Akdeniz’in ortasında çalkalanan bir kayığı andıran ve XVII. yüzyılda otuz yıla yakın bir uğraşla fethedilebilen Girit’in en batısındaki Hanya kentinde Mevlevilerin kültür merkezi açmaları ve buradan Akdeniz’e ışık saçmaları sevincimizi kalbimizi çarptıran bir heyecana dönüştürmüştür. XIII yüzyılda Sultan Veled zamanında “Konya’da hayat bulan” Mevlevi dergâhının Girit’e kadar dal budak salmasından söz ediyoruz sonuçta…  

 

Hatta dünya haritasına dikkatle bakarsanız başka “Konya”lar da bulabilirsiniz. Hani biz de bir söz vardır; birisine hareketlerinde ileri gittiğinde, “Hanya’yı da Gonya’yı da görürsün” deriz ya, işte o Gonya Girit’te, Hanya’nın güneydoğusunda Resmo yakınlarındadır. Haritada hem de basbayağı Gonya adıyla yerini bulmuştur.  

 

Sözün özü, Girit’te hem Gonya, hem de bir kültür merkezi olan Mevlevihane vardır: Hanya Mevlevihanesi. Burada insanın aklına, “Gonya’yla Konya’nın ne alakası var?” diye bir soru gelebilir. Bu haklı bir sorudur da… Ne var ki, biz Konyalılara, fonetik farklılığına karşın, Gonya ile Konya aynı manayı ifade eder. Çünkü bir Konyalıya “Gonya” derseniz ana-ata yurdu “Konya”yı anlayacaktır.

 

Bu fonetik farklılığı Konya’da ilginç sözcükler yaratmıştır. Örneğin, Konyalı tren istasyonuna “gar” demez, “kar” der, Konya’da havadan “kar” yağmaz, “gar” yağar… şimdilerde tahsil-terbiye arttı, yavaş yavaş bu şive özellikleri kayboluyor; hatta “Kar yağıyor” yerine, “Gar yağıyor” denmesi garipseniyor ama hakiki Konyalı sıcak ve güneşli havalarda duvarların “gölge”sinden değil, “kölge”sinden yürür. Bir insan duvarların kölgesinden yürüyorsa Konyalılığının ilk ipucunu vermiştir.

 

Yaşadığımız fonetik farklılığının kaynağı Elifba’dır. Çünkü Konya sözcüğü “Gaf” harfiyle başlar ve gaf’tan sona gelen sesli harf sembolü “Vav,” bizim Konya’yı Gonya yapıverir. Oysa “Kef”le başlasaydı, incelip Könya ya da Künya olacaktı; ancak bu isim Konya’yı, adının aslı olan, İKONIUM’dan iyice uzaklaştıracaktı. Sonunda atalarımız Konya’yı doğru harfle başlatıp aslından koparmamış ama biz Konyalıları da Gonyalı yapıvermiş.  Herkesin “kalbur”u da bizde “galbur” olmuş.  “Kef”le başlayan gölge sözcüğü de dilimize “kölge” diye yerleşmiş. (Bendeniz Mülkiye yaşamım boyunca “Gonyalı” diye çağrıldım ve bundan hiç yüksünmedim.)

 

Bu açıklamaları, Konyalıların yerleşim alanının ve kültürünün tek bir kente indirgenemeyeceği gibi, ülke sınırlarıyla bile kısıtlanamayacağını vurgulamak için yaptık. Konya tarihte hem başkentlik yapmış, hem de kültürünü çok geniş bir coğrafyaya yaymış; oralarda yaşatmıştır. Böyle olunca da Konyalının hâkim ve tokgözlü bir kültürü vardır. Örneğin, büyük kentlerin hazine arazilerinde gecekondu yeri kapanların arasında Konyalı bulamazsınız. Konyalı asil ve adildir; kamu malına ve başkalarının haklarına el uzatmaz. En azından, çağımızda yaşanan yamyamlıktan önce, XX. yüzyıl sonlarına kadar bu böyleydi. şimdilerde pek çok şey değişiyor; lakin Konyalının kul hakkı gözetmesi ve geleneklerine sahip çıkması ilkesi bozulmadan devam etmektedir.

 

Bu kitap, dünyanın pek çok yerinde Konyalıların yaşadığı ve yaşadıkları yerlerde dernekler kurdukları gerçeğinden hareketle, sadece İstanbul’da faaliyet gösteren Konyalılar Derneği’nin kuruluşundan bugüne kadar yaşadığı evrelere ışık tutmak amacıyla hazırlanmıştır.

 

Bu kitabın hazırlanması kararını alan Konyalılar Derneği yönetim kurulu üyelerine, kitap için yazı gönderen hemşerilerimize ve okuyanlara selam olsun. 

 

Hasan Eskil

2007-2013 Dönemi

KONYALILAR DERNEğİ BAşKANI

 


 

ANILAR


2007 yılında Derneğin Yönetim Kuruluna girdim. İstanbul Konyalılar Vakfı yeni kurulmuştu. Daha önce Dernek Yönetim Kurulunda görev alan arkadaşların bir kısmı ya Vakfın Yönetiminde veya Mütevelli Heyetinde görev almışlardı. Derneğin Başkanı Hasan Eskil’di. Hasan abi Konya Maarif Kolejinden dört sınıf büyüğümdü.


Başlangıçta Vakfın en büyük amacı Belediyeden ihaleyle alınan arsa üzerine Kültür Merkezi inşa edilmesiydi. Binanın inşası büyük bir mali külfet getirdiği için bin bir zorlukla bulunabilen bütün kaynaklar inşaata harcanıyordu. Dernek sekreteri yarı zamanlı çalışan bir üniversite öğrencisi idi. Derneğimizin merkezi Kadıköy Salıpazarın’da eski bir binanın bakımsız bir dairesindeydi. Derneğin bulunduğu daire Kızılay’ın mülküydü. Kirası yüksek olmasına rağmen Kızılay’ın mülkü diye itiraz da edemiyorduk. Vakıf ve Dernek yöneticileriı masrafları kendi aralarında toplamaya çalışıyorlardı.


Benim evim Moda’da, Dernek binasına yürüyüş mesafesinde. Hasan abi emekli olmuştu, ben de 2009 senesinde emekli olduktan sonra öğretim yılı başında öğrencilerin burs mülakatlarında Derneğe Hasan abiye yardıma giderdim. Hasan abi tam zamanlı ve bila bedel Dernekte çalışıyordu. Bir gün kapıyı çaldım, temizlik yaptığı için üzerinde önlükle kapıyı açtı, ‘Dernek Başkanını arıyorum’ dedim. ‘İçeri girin bir dakika bekleyin’ dedi. Ben salonda beklerken kendisi de içerdeki odada önlüğünü çıkarmış olarak geldi, ‘buyrun ben Dernek Başkanıyım’ dedi. Bu o anda gelişen kendi aramızda yaptığımız bir şakaydı ama öğrenci müracaatları sırasında da aynı olay pek çok defa gerçekleşmiştir, muhakkak.


2011 Haziran ayında Vakıf binası henüz yerleşmeye müsait olmadığı için Derneği Mustafa Birim’in Beşiktaş’taki İşyerine taşımaya karar verdik. Hasan abiyle kitapları ve evrakları mukavva kutulara doldurduk, eşyaların bir bölümünü eskicilere verdik. Eşyalar ve mobilyalar da bina gibi eskiydi. Vakıf binasında kullanamazdık. Hiç olmazsa kiradan kurtulmuştuk.


Derneğin ve Vakfın bugünlere gelmesinde pek çok kişinin emeği olmuştur. Ben Dernek yönetiminde çalışırken bu işlerle uğraşanların kimseden takdir beklememesi gerektiğini anladım. Bir gün Konyalı bir abimiz ve eşi evimize ziyarete geldi. Ben de daha çok Konyalının Dernek ve Vakıf işlerine katkı vermesi gerektiğini düşünerek yapılanları anlatmak istedim. O da, bir Genel Kurul’a geldiğini ve sadece kuru pasta ve çay ikram edildiğini, bunun yakışık almadığını söyledi. Tabi cevaplamaya çalıştım. Hiçbir katkı yapmadığı halde böyle düşünen çok insan olduğunu tahmin ediyorum. Karadeniz veya Doğu Anadolu illeri derneklerindeki dayanışma ne yazık ki Konyalıların Derneğinde yok. Bizde bu işler bir avuç insanın özverisi ile yürüyor. İyi niyetle bu işlerde çalışanların ufak tefek ayrılıkları bırakıp her zaman dayanışma içinde olması gerekli diye de düşünüyorum. Artık aramızda naz niyaz edeceğimiz bir Oktay Özaydın da yok.


Necat Aşcıgil. Ekim 2014


 

 

NECAT’A TEşEKKÜR

Necat’in ifade ettiği gibi, dernekte  özellikle benim başkanlığım sırasında had safhada para sıkıntısı çekmiştik. Maddi ve manevi tüm varlığımızı Kültür Merkezi’nin hizmetine sunmuştuk. Aramızda inşaat için sürekli para topluyorduk. Dernek yönetim Kurulu toplantılarında yediğimiz yemeğin ederini üç kuruş yükseltiyor, bununla dernek lokalinin kirasını, elektrik, su ve doğalgaz giderlerini karşılamaya çalışıyorduk. O günlerde yönetim kurulunda bir üye beni “deşirici”ye benzetmişti. Konyalı olmayan okuyucularımıza yabancı olan bu sözcüğü şöyle açıklayayım; “kapı kapı dolaşıp dilenen insan.” Dostumuz dalgasını geçiyordu ama sekreter olarak yarım gün mesai veren üniversite öğrencisi Yasemin’in ücretini çoğu kez Oktay’la ben cebimizden karşılıyorduk. Gün geldi, Yasemin de ayrılmak durumunda kaldı. Necat’in sözünü ettiği olay işte o günlerde meydana geldi. Bir gün öncesinden kalan çay bardaklarını yıkıyordum. O sırada kapı çaldı karşımda  Necat vardı. Biraz abartmış; önümde önlük yoktu ama halim önlüklü bir bulaşıkçıdan farklı da değildi.

Asıl Necat’ın alçakgönüllülüğü nedeniyle değinmediği bir konu var: Kiradan ve sair işletme masraflarından kurtulmak için dernek binasını bir an önce boşaltmak istiyorduk. Sağ olsun Mustafa Birim arkadaşımız, şirketinin Beşiktaş’taki binasında bize möbleli bir kat tahsis etti. Biz de aceleyle oraya taşınmak durumunda kaldık. Oradan da Yeşilyurt’taki Kültü Merkezi’ne taşınacaktık. Necat’la beyaz ameliyat eldivenlerini giyerek, günlerce, yirmi yılda kir pas içinde kalmış dosyaları, kutuları, her şeyi elden geçirdik. O beyaz eldivenler iki dakikada simsiyah oluyordu. Sevgili Necat’a o günlerden birikmiş teşekkür borcumu bu vesileyle yerine getiriyorum. Bir şey daha: Her gün öğleyin saat 13.00’de kapı çalıyor ve Rahmetli Oktay elinde yemek paketleriyle geliyordu. Irgatı besleyen ağa gibiydi. Sonra da tavla oynuyorduk ve sıkıysa velinimetin olan ağayı yen bakalım!

Hasan ESKİL

Bu Yazıyı Paylaş

Bizimle İletişime geçmek istermisiniz? (0538) 486 11 08